Karantina

Yıldızları görebilmek için duvarları arasında yaşadığımız evimizden vazgeçtik.

"Sadece bedenlerimizi değil, ruhlarımızı da karantinaya aldılar. Ne bu karantinadan çıkabiliyoruz, ne de birbirimizden ayrılabiliyoruz. Bundan sonraki tek savaşımız bu karantinadan kurtulmak. Kurtulduğumuzda da birlikte olacağız, ama özgür…Savaş bitti, ve biz sağ kaldık.Savaş bitti, ve biz hâlâ ayaktayız."

Zeynep, yeni okuluna başladığı ilk gün kendini bir felaketin ortasında bulmuştu. Salgın bir hastalık nedeniyle okulu karantinaya alınmış, akşamında ise kendini okulun karanlık koridorlarında bir kız öğrencinin cesedinin başında bulmuştu. Üstelik yalnız değildi, onlar da yanındaydı; mahşerin diğer üç atlısı.

Bu, yalnızca bedenleri değil ruhları da karantinaya alınmış dört kişinin hikâyesi. Bu, onların özgürlüklerine ulaşmak için yaşadıkları esaretin hikâyesi. Bu, birbirlerinin her şeyi haline gelen, gökyüzündeki son yıldız yanıp kül oluncaya kadar birlikte olacaklarına söz veren dört arkadaşın hikâyesi. Bu, mahşerin dört atlısının hikâyesi.

Şimdi, bizimle misiniz?

Karantina: İkinci Perde

“Söz konusu ben olunca sustum, razı oldum. Ama şimdi söz konusu sensin, ve ben bütün dünyayı karşıma alacağım.”

Duyuyor musunuz?

Şehirler ötesinden, denizler kadar uzaklardan gelen o bağırış seslerini…

Kılıç, kesik, çığlık seslerini.

Belki de yalnızca ben duyuyorum içimdeki savaşın seslerini…

Bir tarafın savaşı kazandığını sandığı an, pes ettiği andır.

Biz kazandığımızı sandık, kılıçlarımızı bıraktık.

Oysa pes etmişiz yalnızca.

Şimdi uzaktan geldiğini duyuyorum o ikinci savaşın.

Bizim koşarak uzaklaştığımız atlar, şimdi koşarak peşimizden geliyor.

Düşman bu sefer daha güçlü, kılıçları bu sefer daha keskin ve çaresizlik her zamankinden daha yoğun.

Oysa herkesin unuttuğu bir şey var; biz hala ayaktayız.

Ve düşmeye niyetimiz yok.

Birinci perde bitti, ikinci perde başlıyor…

Karantina – Üçüncü Perde ; Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi

"Ve hiç unutma, ışıklar sadece karanlıkta yanar." Su nasıl akarsa hep suya doğru, ateş nasıl çoğaltırsa yalnızca ateşi, rüzgâr nasıl bilmezse durgun esişleri, ölü her balık nasıl vurursa karaya, beşiğinden ayırılan bebekler nasıl ağlarsa onu alan kollar annesinden bir başkasıysa, bir kuş nasıl bilmezse uçmadan oradan oraya gitmeyi, hepimiz nasıl doğduysak öyle büyür ve bir gün ne olursa olsun yuvamıza dönmek isteriz… Suysak suyu çeker, ateşsek ateşi isteriz. Çünkü sadece aynı şeyler birbirini çoğaltabilir. Bizi sadece biz çoğaltırız. Zeynep, Onur, Burak ve Mert'in savaşı sürüyor, Karantina Serisi Üçüncü Perde'siyle geliyor! Hala bizimle misiniz?

3391 Km

Bir Mesafe Aşkı Hikâyesi

Yağmur böyle güzel yağar mı bir daha şimdi çıkıp ıslanmazsak?

“O gün, bana ‘Sinemaya gidelim mi?’ diye sordu. 3391 kilometre öteden, şehirlerce, denizlerce uzağımdan… Yanımdaki insanlar görmezken beni, o bana imkânsız olduğunu bile bile ‘Sinemaya gidelim mi?’ dedi…”

Aylarca sesini duymadığınız, yüzünü görmediğiniz, dokunmadığınız, kokusunu almadığınız, aynı sokaktan geçme ihtimalinizin dahi olmadığı, aynı fotoğrafın içinde bile bulunamayacağınız, sizden kilometrelerce, hatta denizlerce, adalarca ve şehirlerce uzakta olan bir insana âşık olur muydunuz? 

Kendinize yapar mıydınız bunu?

Bu hikâye, uzak bir ilişkinin hikâyesi! Birbirlerini görmeden ve duymadan, aylar boyunca gece gündüz konuşan; birbirlerine bu kadar uzak, ama bir o kadar da yakın olan; aralarına giren onca kilometreye rağmen birbirlerine âşık iki insanın hikâyesi! Burası bizim gezegenimiz, burada her şey anını bekler. Burası, bizim 3391 kilometrelik gezegenimiz…

“Seni görmem için yanımda olmana gerek yok. Gözlerim kapalıyken de görebiliyorum seni. Zaten seni gözlerim kapalıyken görebiliyorum sadece…”

Asansör

“Tüm bunları yaşayacağımı bilerek geçmişe dönsem, o asansöre yine binerim. 

Hem de koşa koşa binerim… Koşa koşa…”

Evlendiğiniz gece başınıza gelebilecek en saçma şey nedir? Aklınızın sınırlarını biraz zorlayın… Şöyle düşünün, balayı için gittiğiniz otelde, o otele sizin gibi gelen diğer bir çiftin damadıyla asansörde kalsanız ne yapardınız? İnanın bana, asansörün kapısı kapanırken var olan hiçbir şey, o kapı tekrar açıldığında eskisi gibi olmayacak. Bu hikâyeyi, gülmekten okuyamayacaksınız…

“Bir aydır seni düşünmeden geçirdiğim bir saniye bile olmadı. Yaptığın her hareketi takip ettirdim. Yaşadığın her şeyden haberdardım. Ben senin 49 kiloya düştüğünü bile biliyorum! Günlerce telefonuna gelen beslenme önerileri mesajları toplu mesaj değildi, onları ben attırdım, sadece sana atıldı. Pembesini bulamadığın o eteği, o mağazaya getirten bendim, her sabah kapına süt bırakılması binanın hizmeti değildi, sadece sana yapıldı, ben yaptırdım. Dışarı her çıktığında dağıtılan çiçekler belediyenin hizmeti değildi, onları ben dağıttırdım.

Sana çiçek verebilmek için koskoca bir mahallenin insanlarına her gün çiçekler dağıttırdım. Seni hiçbir yerde işe aldırtmayan da bendim, şirkette açık pozisyon bırakan da, o pozisyona kimseyi aldırtmayan da bendim, çünkü sen gel istedim. Çünkü bana gel istedim. Bana geldiğinde bahanen olsun istedim. Sana bahane vermek istedim…”

Sınır

Mavi Kuş ve Kafesinin Hikayesi

"Bu hikayedeki Mavi Kuş benim, sevgilim. Hareket edebiliyorum, ama hiçbir yere gidemiyorum. Sen de benim kafesimsin. Senden kaçarken sana çarpıp yaralanacağım günü bekliyorum. Çünkü biliyorum ki ancak beni yaraladığın gün özgür olacağım. Şimdi beni özgür bırak. İstersen öldür, ama önce özgür bırak…"

Hayatının en güzel yılları bir trafik kazasıyla mahvolan genç bir kızın tüm engelleri, hayatı sınırlardan ibaret olan bir adam tarafından aşılabilir mi? Yürüyemeyen bir genç kız ayağa bile kalkmadan hayallerindeki hayata adım atabilir mi? Bu hikaye, koskoca bir imkânsızlığın hikâyesi… Bora ve Nehir'in tutku dolu aşkına hazır olun!

Sınırsız

Ben ilk dilek hakkımda, bana dilek tutmayı öğreten adamı diledim.

"Renkli ışıkları sönmüş, ıssız ve bomboş lunaparka baktım. Ne kadar da benziyordu bana. Yıllarca ne olduğumu aradım durdum. Buydum ben işte, gece olduğunda terk edilen, ışıkları kapatılan, bomboş kalan bir lunapark… Kaşlarımı çattığımda Cihan’ın yanımızdaki kilitli şalter kutusunun camını anahtarıyla kırıp şalteri kaldırışına şahit oldum. Sonra nutkum tutuldu. Rengârenk ışıklar birdenbire bütün lunaparkı doldurmuştu! Nefesimi tuttum. Çok garip bir andı. Biraz önce kendime benzettiğim lunaparkın ışıkları rengârenk yanıyordu şimdi! Cihan sadece lunaparkın değil, benim de ışıklarımı yakmıştı. Cihan bana ışık vermişti, renk vermişti, o bana hayat vermişti…"

Bu hikâye, aşka inancı "Annem babam bile terk etti beni, sen nasıl seveceksin ki?" cümlesiyle sınırlı kalan Deniz'in hayal bile edemeyeceği şekilde sevilmesinin hikâyesi… Cihan ve Deniz'in okuyucuyu her satırda şaşkına çevirecek aşkına tanık olmaya hazır mısınız?


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!


Sizin Tepkiniz Nedir?

Şaşırdım Şaşırdım
0
Şaşırdım
Duygulandım Duygulandım
0
Duygulandım
Nefret Ettim Nefret Ettim
0
Nefret Ettim
Beğenmedim Beğenmedim
0
Beğenmedim
Eğlendim Eğlendim
0
Eğlendim
Bilgilendim Bilgilendim
0
Bilgilendim
Sinirlendim Sinirlendim
0
Sinirlendim
Güldüm Güldüm
0
Güldüm
Beğendim Beğendim
0
Beğendim
Çok Beğendim Çok Beğendim
0
Çok Beğendim
Hayret Ettim Hayret Ettim
0
Hayret Ettim
Korktum Korktum
0
Korktum
İğrendim İğrendim
0
İğrendim
Kararsız Kaldım Kararsız Kaldım
0
Kararsız Kaldım
Kala Kaldım Kala Kaldım
0
Kala Kaldım
Kalp

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir